Kapitalizm, ihtiyaç duyduğu sömürü çarkının devamlılığının sağlanması için değişip dönüşerek, çeşitli mekanizmalar vasıtasıyla, tebaası kıldığı insanların sömürüyü içselleştirmesini arzular. Bu içselleştirme süreci öncesinde bir kopuş talep eder. Bu kopuş, temelinde insanın kendi içinde bulunan “doğa”dan ayrışması aracılığıyla gerçekleşir.

Descartes’tan beri modern batı felsefesinde hakim olan ve kendisini, kendinden olmayanları belirleyerek kuran bu anlayış aynı zamanda toplumların yaşayış ve düşünüş biçimlerine de etki eder. Akıl’ı ön plana alarak “akil olmayanlar”ı belirleyen düşünce böylelikle kendi ahlaki düzlemini yaratmış olur.

Kartezyen düalizmin yarattığı bu ikilik ruh ve beden arasında kurulur. Descartes’ın mantığıyla beden ve temsil ettiği bütün değerler/duygular ruhun (akıl, zihin, bilinç vs.) hakikate ulaşmasındaki en büyük engeldir.

Kendisi tarafından tanımlanan, kendi içinden çıkan akıl otomatik olarak beden üzerinde hiyerarşik bir üstünlük kurar. Akıllı-deli; normal-anormal; erkek-kadın… Bir tarafta kendisini tanımlama yetisine sahip olan iktidar ve iktidarın alanında ona hizmet eden akil olanlar, diğer tarafta ise kontrol edilmesi ve iktidarın sürdürülebilirliği için tehlike oluşturan ve çeşitli mekanizmalarla kontrol edilmesi gerekilen akil olmayanlar…

Kartezyen düalizm kapitalist ahlak anlayışında kendisine kültür-doğa ikiliği olarak yer edinir. Doğaya hasıl olan bütün özellikleri ve başına buyrukluğu kendinden ayrıştırarak medeniyet ve kültür çatısı altında akil olanı kendinde tutan kapitalizm, doğadan kopuş talebini gerçekleştiremeyen ya da bu talebi gerçekleştirmeyi reddeden bireyleri aklın dışına atmakla tehdit eder. Tehdidini görünür kılmak için ise mevcut sistemin sürdürücüsü olan iktidarın güç mekanizmalarıyla bu bireyleri ve sistemin işlerliğine karşı potansiyel tehlike taşıyanları, yani aslında bütün ezilenleri kontrol altında tutmaya çalışır.

Aklın dışına atılmak istemeyen, atıldığı takdirde neyle karşı karşıya kalacağının korkusunu yaşayan baskılanmış birey ya oyunu “kurallarına göre” oynayacak ve sistemin devamlılığını sağlayacak ya da iktidarın kurumsallaşmış tahakküm araçlarıyla etkisiz hale getirilme tehlikesi yaşayacaktır.

19. yüzyıl sonlarında bir bilim dalı olarak modern psikolojinin kurulmasında ön ayak olan Wilhelm Wundt’un ardından 20. yüzyıl başlarında psikolojide üç farklı yaklaşım hakim oldu. Bunlar; davranışçı, yapısalcı ve psikanalitik yaklaşımlar idi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, özellikle Kuzey Amerika’da etkili olan davranışçı psikoloji zamanla içerisine kartezyen düşünce sistemini de katarak kapitalizmin ana akım psikoloji bilimine dönüştü ve “hastaların” tedavisi çoğunlukla bu yöntemle gerçekleşti. Zaten kapitalizmin değerlerini taşıyan ana akım psikoloji, böylelikle kapitalizmin yarattığı problemleri bireye indirgeyerek görünmez kıldı.

Endüstriyel Psikolojinin Gelişimi

Üniversitelerde psikoloji alanında çalışan akademisyenler, devletten ve üniversite yönetiminden daha fazla ödenek alabilmek için özellikle endüstriyel alanda fayda sağlayabileceklerini kanıtlamak zorundaydılar. Bunu kanıtlamak için var olan endüstriyel sistem kaynaklı sorunlara (göçmenlik, istihdam, eğitim vb.) kendi yöntemleriyle cevap arayışına girdiler.

Wundt’un öğrencilerinden olan Walter Dill Scott Endüstriyel-Örgüt Psikolojisi’nin en önemli kurucusu olarak kabul edilir. Scott, psikolojinin reklamcılık ve psikolojik metodlarının patronların işçi seçimi için kullanılabileceği üzerine kitap yazan ilk kişidir.

1. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle beraber askerlerin orduda yeteneklerine göre görevlendirilmesi için bir dizi test geliştiren Scott, savaştan sonra şirketlerin ve devletin işçi verimliliğini arttırma beklentisini karşılamak için kendi danışmanlık şirketini kurdu. Tabi Endüstriyel-Örgüt alanında çalışma yürüten tek psikolog Scott değildi ancak gelişimi yönünde en büyük çalışmaları o gerçekleştirdiği için modern anlamda kurucusu sayılmakta.

Endüstriyel Psikoloji’nin Kapitalizmdeki Yeri

Bireylerin örgütler halinde ve iş yeri koşullarında nasıl tepkiler ürettiklerini inceleyen Endüstriyel-Örgüt Psikolojisi, bireylerin psikolojik durumunu sadece şirket içi verimlilik tehlikeye girdiğinde sorunsallaştırır. Tabi verimi arttırmanın birinci adımı, verimsizliğe yol açacak şartları daha gerçekleşmeden önlemek.

Şirket kültürüne uygun işçilerin belirleneceği mülakat sorularını hazırlayan Endüstriyel-Örgüt psikoloğu aynı zamanda işçilerin şirketi daha fazla sahiplenmesi için uygulanacak yöntemleri belirler. Çünkü çalışma ortamı ne kadar sahiplenilir ise sömürü o kadar görünmez kılınır ve kapitalizmin kültürüne adapte edilen işçilerin şirket içi verimi o kadar artar.

Özellikle beyaz yakalı işçilerin çalışma alanlarında uygulanan serbest kıyafet günü, dönem dönem gerçekleştirilen parti organizasyonları, işçilerin emeğinden en fazla payı alan patronun sanki onlardanmışçasına projelerde eşit görevler alması bütün bu sahiplendirici metodlara örnek gösterilebilir.

Özellikle 1. Dünya Savaşı’yla beraber gelişim gösteren Endüstriyel Psikoloji kendisini sürekli dönüştürmek zorunda olan kapitalizmin, tıpkı ana akım psikolojide olduğu gibi, bir diğer içselleştirme mekanizması olarak gelişimini sürdürüyor.

İşçilerin örgütlenme ve sömürüye karşı mücadele etme isteklerini işçilerin zihninden ‘cefakar patron’ imajıyla silmeye çalışan kapitalizm, hayatın her alanına görünmez eliyle bazen güç, bazen “rıza” yoluyla sızmaya devam ediyor.

Emircan Kunuk

[email protected]

 

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 50. sayısında yayınlanmıştır.

Gazetemizde yayınlanan tüm yazılara arşiv bölümünden ulaşabilirsiniz.

Etiketler: , , ,

Giriş
Login