Zehra, Kiraz, Minure ve Selda hepsinin aynı hikayesi…12 -13 yaşında zorla büyüdüler, daha kendileri büyümeden kucaklarına aldılar bebeklerini büyütmek için… Bir çoğu mutsuz ve hikayelerinin başı da sonu da hep umutsuz…

Günümüzde toplum tarafından genç bir kadın için kurgulanan egemen yazgının dışında, kadınlar hayallerini gerçekleştirebilmekten çok uzaktalar. Genç bir kadın olmanın toplumsal yazgısıyla birlikte, “kadın olmak” toplumda dayatılmış rollere hazırlanmayı gerektiriyor çünkü. Bu hazırlık sürecinde, daha evlenmeden evliliğe alıştırılıyor genç kadınlar; küçük bir çocukken kollarda sallanan bebeklerle, çat pat söylenen ninnilerle alışıyorlar anneliğe. Erkek egemen toplum nezdinde kutsal sayılan evliliği, “mutlu bir yuva” olarak anlatırken; genç kadınların çeyiz sandıklarına ailenin diğer bütün kadınlarının el emeği göz nuru döktüğü danteller, oyalar işletilerek, evinin kadını olmayı; “yuvayı dişi kuş yapar” telkiniyle öğretiyorlar. Küçücükken başlıyor bu öğrenmeler, hepsi de genç kadınlar beyaz gelinlikler içinde “gelin” olup mutlu bir yuva kurabilsin diye.

Ancak bazı gelinler sizin “mutluluk” dediğinize “ölüm” diyor, “Zorla, tehditle, satıldım.” diyor. “Bilmeden, anlamadan, üç kuruş uğruna bizden vazgeçildi.” diyorlar. “Korkuyla, telaşla, küçük yüreği çırpınan uçamayan kuş misaliyiz.” diyor. Mutlu yuva yani evlilik dendiğinde “Severek dokunmak, hissetmek, hayata gülümsemek bizim kaderimizde yokmuş” diyor. Küçük anneler olup, büyük sorunlar yaşıyor, sorunlar ağır geldiğinde ise taşıyamıyorlar. Kimi kaderrine razı oluyor, kimi kaderinin kurbanı. Kadere inanmaya mecbur bırakılmış, sevmediği, tanımadığı, istemediği bir başkasının ellerine teslim edilmiş, bedenleri satılmış, duyguları tutsak alınmış genç kadınlar, yani “çocuk gelinler” onlar.

Çocuk gelinlerin hayatlarına açılan pencerelerden bakabilmeyi ve yansıtmayı isterdim. Milyonlarca genç kadının bu kanalla dili olmayı; yaşadıklarını, dertlerini bu sayfalara taşımayı ve buluşturmayı isterdim. Çünkü o kadar çok hikaye var ki sadece bildiklerimiz; hepsi yaşlarından büyük sayfalar dolusu yer kaplar.

Çocuk gelin olmayı kendileri seçmeyen, sayıları milyonları bulan bu kadınlar; ötelendikleri, görmezden gelindikleri bir tecrit sürecine mahkum edilmiş yaşıyorlar. Belki en yakınınızdaki kadınlar onlar; anneniz, kız kardeşiniz. Aslında hepimiz neyin ne olduğunu gayet iyi biliyor, izliyoruz; televizyon dizilerinden, reklamlardan, çevremizdeki sohbetlerden biliyoruz. Zorla, küçücükken gelin edilenleri. Ancak belki de bilmediğimiz ve bilmek istemediğimiz; bu genç kadınların ve bizlerin üzerinden yükselen başka hayatların olduğu ve bu başka hayatların bizlerin hayatlarını bir bir nasıl çaldığı.

Peki bir yandan “Çocuk gelinler olmasın” derken, öte yandan hayatlarımızı çalanları tanıyor muyuz?

Türkiye genelinde 181 bin 36, İstanbul’da ise 24 bin 934 çocuk gelin var. Günümüzde kadınlarda evlilik yaşı 12’ye kadar düşmüş durumda. Yasal anlamda, 18 yaş altı çocuk evlilik oranı ortalaması yüzde 30. Yasal düzenlemelere dayanarak, evlilik yaşını belirleyerek, kişinin kendi hayatını tayin etme hakkını istediği koşulda belirleyen devlet, kendi tahakküm halkasının bir parçası olan “çocuk gelinler” konusundaki yasal düzenlemelerine rağmen neden çözümsüz kalıyor?

Yaşadığımız coğrafyada adından sıkça söz ettiren ve tartışılan bu konuda, devlet odaklı sivil toplum kuruluşları tarafından örgütlenen sosyal sorumluluk projeleri kapsamında, “çocuk gelinler” adıyla bir dizi kampanya örgütlendi ve halen bu konuda yeni projeler oluşturulmaya çalışılıyor. Sözde amaçlanan şey; bu kampanyalarla küçük yaşlardaki genç kadınların eğitimlerinin sağlanması ve “hayata kazandırılması”. Eğitim konusu bu meselenin can damarı olarak lanse ediliyor. Bir diğer kampanya olan “Baba Beni Okula Gönder” de benzer projenin bir başka ayağı. Devlet odaklı bu projelerin içinde sadece duyarlı sivil toplum kuruluşları yok, Güler Sabancı gibi holding sahibi kadın patronlar, sosyal sorumluluk bilinci tavan yapmış kadın akademisyenler, kadın siyasetçiler ve birçok kadın kuruluşu da bu projelerin destekçileri arasında yer almakta.

Sosyal sorumluluk projelerine toplumsal, sosyal statü peşindeki kapitalistlerin yanı sıra, kadın örgütlerinin de alet ediliyor olması kadın mücadelesi adına büyük bir kayıp. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ise “halkı bilinçlendirme” adına özellikle de medyayı kullanarak mevzuyu kamu spotlarıyla halka taşımayı misyon edinmiş gözüküyor. Sosyal tespitlerini ise “doğudaki genç kızlarımız” sorunun içinde diyerek bu açıdan göstermeye çalışan devlet ise, sosyal sorumluluklu bu ve benzeri projelerle “görevini yerine getirdiğini” kanıtlama derdinde. Ancak ne kadar kanıtlamaya çalışırsa çalışsın, tıpkı sosyal statüsünü yükseltme derdiyle dert çözme peşine düşmüş sorumlu kapitalist Güler Sabancı gibi, sorumlu devlet gibi görünmenin ötesine geçemeyecektir. Çocuk gelinler dışında, kadın cinayetlerini, tecavüzü, tacizi kadına yönelik her türlü şiddeti meşrulaştıran ve her türlü cinsel istismara rıza gösteren devlet çocuk gelinleri yaratan sorunların kendisidir.

Uçan Süpürge (Kadın İletişim ve Araştırma Derneği) tarafından, Güler Sabancı’nın kanatları altında yürütülen “Çocuk Gelinler” isimli proje, 2006 yılından bu yana çalışmalarını sürdürmekte olduğunu belirtiyor. Projenin amacı “zorla erken yaşta evlendirildiği için sosyal yaşamdan, eğitimden ve istihdam olanaklarından mahrum bırakılan bu kadınlar için yasa koyucuların, kadın, çocuk ve insan hakları örgütlerinin, üniversitelerin, uluslararası toplumun, eğitim, sağlık ve iş dünyasının, kamu politikalarına yön veren tüm yapıların özgün biçimlerde işbirliğini sağlamaya aracılık etmek” şeklinde ifade ediliyor. Sabancı Vakfı’nın, toplumsal gelişime hibe programından alınan ödeneklerle ayakta durabilen, kısa film ve benzeri sosyal aktivitelerle görünür kılınmaya çalışılan bu proje, çocuk gelinlerin hayatlarını değiştirmekten oldukça uzak. Bu anlayışla yol alan projeye, samimiyet çerçevesinde, katkı sunmak adına eklemlenen başka bireyler ve kadın örgütleri de kendilerini bu oyunun bir parçası olarak görmeliler. Çünkü kadınların hayatları üzerinden yükselen iktidarların, kapitalistlerin çocuk gelinler mevzusunda da kendi çıkarlarını “sorumluluk almak” şeklinde belirginleştirmeleri, aslında bu projelerin kafa karıştırmaktan başka bir işe yaramadığını gösteriyor. Devlet odaklı, 54 ilde 15 bin kişiye ulaştığı iddia edilen proje kapsamında, kadınlara, çocuklara, kamu, sivil toplum kuruluşlarına ve toplumun her kesimine “çocuk gelinler olmasın” mesajının verilip, 54 bin imza toplanarak TBMM’ye sunulması hedeflenmiş. Yani her zaman olduğu gibi sorunun kendisi olan devlet, kendi mercilerinde çözüm aramaya yönelik bir karşı muhalefeti, yine kendi içinden çıkarmaktadır.

Çocuk gelinler konusunda sorunlu bir başka yaklaşım da yaşanılan sorunun doğu-batı denilerek ayrıştırılması ve buna uygun bir politika izlenmesi. Bu bakış açısı toplumun ve iktidar odaklarının cinsiyetçi, ataerkil bakışının çocuk gelinler konusunda da sorunun kaynağını görme gerçeğinin üstünü örtecektir. Güler Sabancı’nın ve bir çok kadın kuruluşunun her meselede olduğu gibi “doğudaki yoksul ailelerin ekonomik imkansızlıklarla eğitilemeyen çocuklarını topluma kazandırmak” adına düşünülen bu sorumluluklu projeler bizleri, batıda sanki benzer durumlar yaşanmıyormuş gibi bir yanılgıya düşürmemelidir. Yaşadığımız coğrafyada büyük şehirlerde de para karşılığında tek günlük “eş”lerin, yani 12-13 yaşındaki kadınların pazarlandığı, 13-14 yaşında tecavüze uğrayan genç kadınların tecavüzcüleriyle evlendirildiği, kürtaj yasağı ile birlikte zorla erken evliliğine meyil hazırlayan bir hükümet hüküm sürerken, doğu-batı şeklindeki bölgesel ayrıştırmalarla yapılmak istenen, sosyal sorumluluk kılıfına sokulmuş bir yanılsamadır. Bu sorun yalnızca Türkiye’nin doğusunda ve batısında değil, dünyanın her yerinde kadına yönelik gerçekleşen ataerkil zihniyetin bir sömürü geleneğidir.

Yaşadığımız coğrafyaya ilişkin çocuk gelinler konusunda ısrarla yinelemek gerekirse; bu sadece doğuda yaşam süren genç kadınların sorunu değildir. Batıda da zorla erken evlendirilen binlerce genç kadın ve binlerce çocuk gelin vardır. “Toplumun kanayan yarası” denilerek lanse edilmeye çalışılan bu konuda devlet güdümlü başka planlar gözetilmektedir. Ve bu planlardan palazlanan yeni bir mücadele anlayışı karşımıza dikilmektedir.

Nasıl bir karşı muhalefet?

Birleşmiş Milletler, Türkiye’nin girişimiyle 11 Ekim tarihini “Dünya Kız Çocukları Günü” olarak ilan etti. İktidarlar “kadınlara ait” olan günler artsın istiyor. Böyle günlerle birlikte çocuk gelinler de meşrulaşsın ki, bizler bu duruma yavaş yavaş alışalım istiyorlar. Kadın cinayetleri, tecavüz, taciz ve şiddet karşıtı eylemlere ve mitinglere bir de bu gün eklensin istiyorlar. Devlet kendine karşıt muhalefetini de böylece yaratmış oluyor. Kadınlar da çözüm arayışlarını devletin kanallarında aramayı sürdürmeye devam ettikçe ne sorunlar çözülüyor, ne ölümler bitiyor ne de çocuk gelinler gelin olmayacakları bir hayata tutunabiliyor. Devletten eşitlik, adalet ve özgürlük talep etmek sadece kadınların hayatları üzerinden yükselen kapitalistlerin ve kısacası devletin işine yaramaktan bir adım öteye geçmiyor. Kadınların etrafında dolanan bu sorunlar ataerkil zihniyet ve anlayış yıkılmadıkça da çözülemeyecektir. Çünkü egemen anlayışın erkekleştiği bu dünyada, mevcut her şeyin erkekleşmesi yani iktidarlaşması kaçınılmaz hale gelmektedir.

İktidarın hiyerarşik yapısı gereği erkek egemen toplum, kadının üzerinde kaçınılmaz bir tahakküm oluşturur. Çocuk gelini “gelin” eden baba, babanın otoritesine boyun eğmek zorunda bırakılan anne bunun sürdürücüsüdür. Erkek egemen toplumda ailenin kutsallığı; dolayısıyla bu kutsallığın örf, adet, gelenek, namus vb. kavramlarla bezenerek bunun koruyucusu olan devlet, toplumsal normlar çerçevesinde sınırlandırılmış bir hayatı yaşamaya mecbur bırakılan kadınlara, erkeklere, çocuklara tüm topluma, varlığını ekonomik ve sosyal anlamda yasalarıyla eşitşiz ve adaletsizce dayatmaktan başka bir sorumluluk yüklenmemiştir. Çocuk gelinler gibi, hayattan tecrit edilen kadınların hayatları üzerinden yükselenler ve buna alet olanlar da ,bu sorumluluğa paydaştır. “Çocuk gelinler olmasın” diyebilmek için, kapitalistlerle işbirliğinden uzak durmak, devlet odaklı ve devlet içi talepkar söylemlerin dışında samimi, doğrudan bir mücadele hattını oluşturmaktır artık kaçınılmaz olan.

Kadın, erkek, çocuk “gelin” mücadele edelim.

Zeynep Kocaman
[email protected]

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 4. sayısında yayımlanmıştır.

Gazetemizde yayınlanan tüm yazılara arşiv bölümünden ulaşabilirsiniz.

Etiketler: , , , , , , ,

BENZER YAZILAR:
Devrimci Anarşist Faaliyet'in 1 Mayıs Çağrısı
Günü Kurtarmak- Ozan Şahin
Gaz, İşçileri Öldürüyor - Halil Çelik
Kitap: Yeni Dünya'nın Başlangıcı ve Sonu Hikayeleri
Spor : Kadınlara Her Yer Deplasman
" Manipülasyon " - Gizem Şahin
Yaşamda da Mezarda da Faşizm - Merve Arkun
KrizSİZ Kurtuluş Biziz - Aylin Sal (Genç İşçi Derneği)
Giriş
Login