Devletin Düşmanıyız

Her devlet, bir başka devletle anlaşmalıdır. Ve her devlet, bir başka devlete düşmandır. Devletlerarası ilişkilerde barış ve savaş iç içedir. Dün düşman olan, bugün dost olabilir; çıkarlar her şeyi değiştirebilir. Ama her devletin daimi düşmanları vardır. Bu düşmanlık varoluşsaldır. Varoluşsal olarak adaletsizlik üzerine kurulu olan devlet ve adalet isteyenler her daim karşı karşıya kalmıştır ve kalacaktır.

Her devlet, katliamlarla kurulmuştur. Devlet, tarihi yazarken kendi katliamlarının tarihini kahramanlık tarihi olarak yazar. Çünkü devlet için katliam bir övünçtür. İç ve dış düşmanlarına acımasızlığı gücünden* gelir yani bu, gücünün göstergesidir. İngilizcede güç, iki belirgin anlam taşır ve yazının içinde büyük harfle başlayan güç iktidar anlamındadır. Burada kastedilen herhangi bir şeye hükmeden anlamında kullanılan iktidardır. Yazı içerisinde küçük harflerle yazılan güç ise kuvvet anlamında kullanılır. Yıldızlı (*) kullandığım güç kelimesi iki anlamı da karşılamaktadır. Devlet gücünü de iktidarını da kanıtlamak için katleder.  

Sömürgecilik sisteminin kurucusu Avrupa, sadece çıkar dengelerini değiştirmek için iki büyük savaş başlatmıştır. Ve adeta dünyayı bölüşmüşlerdir. Her bir Avrupa devletinin tarihi, dış ve iç “düşmanların” katliamlarıyla doludur. Sadece ulus devlet döneminin bile katliamları koskocaman bir tarihtir. Bu devletlerden biri olan Belçika, son süreçte insan hakları savunuculuğunda belirginleşmiş bir devlettir. Bu devletin tarihinden bir kesidi kurcalayalım: Kongo’nun sömürgeleştirme sürecinde ve sonrasında olanlar. Kauçuk için kesik ayak ve ellerden sorumlu Belçika. Bu ceza yüz binlerce Kongolunun yaralandığı ve öldüğü sömürü savaşlarından sonra köle işçi yapılan yerlilerin itaatkarlaştırılması için uygulanan bir cezalandırmadır. Eğer köle işçi bir şekilde kaçacak olursa bu cezayı eşi ve çocukları çekecektir. 1880 ve 1920 seneleri arasında Kongo’nun nüfusu 20 milyondan 10 milyona düşmüştür.

150 sene süren taciz ve tecavüzün devleti Kanada. Kanada kızılderilileri, katliamların dışında, 1800’den itibaren özellikle çocuk ve kadınlara yönelik sistematik bir saldırı yaşamıştır. Ailelerinden çalınan çocuklar, asimilasyon eğitimlerinde taciz ve tecavüzlere maruz kalmıştır. Kanada kanunları yerli kadınları kaçıran, taciz ve tecavüz eden, öldürenler için uygulanmamıştır. Kanada’da sonradan gelenin önceki üzerindeki zulmü 1990’lara kadar belirgin bir şekilde sürmüştür. Günümüzde de sürmekte olan bu olayların en az 4000 kızılderili kadını etkilediği bilinmektedir.

Sömürge dönemi sonrası birbirine düşmanlaştırılan kabile ve örgütlerinin savaştığı, kesik kafaların devleti Angola. Yağmur gibi yağan cesetlerin devleti Arjantin. 1976-82 arası kaybolan 30000 özgürlükçü insan. Adalarda yaşayan yerlilerin tamamını katleden devlet Avustralya. Tazmanya adasında yaşayan yerlilerin tümü katledilmiştir Tamamlanmayan devrimin, tamamlanmayan katliamların devleti Zimbabve. Otuz sekiz sene süren Robert Mugabe iktidarında yapılan katliamlar soruşturulamıyor bile.

A’dan Z’ye tüm devletlerin tarihini okuduğumuzda katliamları buluyoruz. Sadece biraz araştırma yapmamız yeterli. Başta da belirttiğimiz gibi. Bunları saklamıyorlar, bunlarla övünüyorlar.

Son birkaç gün içinde bu ülkede de yine düşmanlık ve kin kendini belirginleştirdi. AKP hükümetinin sürekli sözünü ettiği terör örgütleri ile olan hesaplaşması gerçekleşti. DHKP-C ve FETÖ’ye olan düşmanlığı, oyunun kurallarını kendisi koyan AKP için bile kuralsız kanunsuz bir duruma dönüştü. Cenazenin kutsallığı bir kez daha bozulurken aile ve çocuğun kutsallığı, hastanın tedavi hakkı hiçleştirilerek kaybedildi. Ve bir çocuk katledildi: Ahmet Ataç. İbrahim Gökçek, 323 gün sürdürdüğü açlık eylemini sonlandırdığı günün ardından yaşamını yitirdi. Yaşamı devlete dert olan İbrahim’in cenazesi de devlete dert oldu. Devlet, konserleriyle toplumsal muhalefetin motivasyonunu kuvvetlendiren Grup Yorum’u yasaklayarak durdurmak istedi ve durduğunu da zannetti. Ama karşı koyuş, bedenlerde şekillenmeye başladığında “#gebersinler” rahatlığında olamayacak kadar akıllanmıştı. Bu direnişin, durdurmak istediği motivasyonu yine ve yeniden yaratacağını biliyordu. Battı balık yan gidecekti; korkusundan kaynaklı saldırılarını sürdürecekti ve sürdürdü. Gazi mahallesinde binaların balkonlarından kolluk kuvvetlerine tavalar atıldı, tencereler çalındı. Benzer başka düşüncelerde olsalar da yüzlerce devrimci, baskılara hatta Korona Krizi’ne rağmen cemevindeydi. “Yaşasın devrimci dayanışma!” sloganları atıldı. Akşamdan geceye, geceden sabaha İbrahim’in yanında beklenildi. Devlet, saldırının şiddetini arttırdı. Gazlarla joplarla saldırarak cemevinden cenazeyi çaldı ta Kayseri’ye kadar. Ailesi, arkadaşları, yoldaşları İbrahim’i Kayseri’de hırsızlardan alarak sloganlar ve türkülerle gömdüler. Bu, bir devrimciye yakışan bir defindi.

Benzer bir baskı bugünden kırk elli sene önce Almanya’daydı. Devlet kolluk kuvvetleriyle saldırıyor; faşistler kurdukları kumpaslarla özgürlükçüleri yaralıyor, katlediyordu. Çin, Küba, SSCB, Vietnam belli başlı bilimsel sosyalist sistemlerle yönetilen devletlerdi. Bu deneyimler birçok yönüyle tartışılıyor ve devrimciler, kapitalizmin yıkılarak yeni bir anlayışın yaratılmasını istiyordu. Anarşist eleştirilerin gerçekliği tartışılıyordu. Almanya dışındaki devletlerde de baskı benzer şekilde işlerken birçok bölgede legal ve illegal örgütlenmeler kuruluyor, kurulmuş olanlar kuvvetleniyordu. Bu süreçte Almanya’da Rote Armee Fraktion yani RAF kurulmuştu; art arda eylemler, banka soygunları, ABD konsolosluğuna saldırılar…

Ve her şeyin içinde orada olması herkesi şaşırtan Ulrike Meinhof. Ulrike, günümüz Cumhuriyet gazetesi tonundaki Konkret gazetesinde bir politika yazarı. RAF kuruldu kurulacak, birkaç devrimci genç bağlantılar kuruyor ve toparlanıyor. Ulrike sistem içinde statü kazanmış, bir eli yağda bir eli balda bir burjuva. Gazetede yazılar, televizyonda programlar, entelektüel toplantılar… Ama o, örgütlenmeyi tercihliyor. Ve o inanılmaz bildirileri yazarak tüm gençliği örgütlüyor. Kavgada bazen döver bazen dövülürsün, Ulrike yakalanıyor. Tutsaklığı dört sene sürüyor ve bir gün düşmanlarına tutsaklığı yetmiyor, öldürülüyor. Kanunlarla öldüremeyen devlet, kanunsuzca öldürüyor. Aynı İbrahim’deki gibi, devrimcinin dirisiyle düşmanlık yapan devlet devrimcinin ölüsüyle de düşmanlık yapıyor. Tamamen kanunsuz kuralsız bir şekilde beyni, bedeninden alınarak donduruluyor.

Birçok devlet düşmanı, tarihin sayfalarına Mayıs ayında katledilerek geçti. Deniz, Hüseyin ve Yusuf 1972’de, Ulrike Meinof 1976’da, Ulaş 2017’de, İbrahim Gökçek 2020’de ve bildiğimiz, bilmediğimiz birçokları…

Ahmet Ataç’sa devletin düşmanı olduğunu bilmiyordu. Hatta anne ve babasının da devletin düşmanı olduğunu bilmiyordu. Daha sekiz yaşındaydı, düşmanlık bilmiyordu. Ya da tek bildiği düşman O’nun oyun oynamasını engelleyen, O’nu hastalandıran ve öldüren kanserdi. Kanserin tedavisi, kemoterapi radyoterapi olarak bilinen süreçlerden oluşur. Ama hepimizin gerçek hikayelerden hatta romanlardan ve filmlerden bildiğimiz, mutluluğun inanılmaz etkisidir. Ahmet Ataç’ın annesi gözaltına alınmış bırakılmış, yurtdışı yasağı vardı. Tedavi için Almanya’ya gitmesi gerekiyor ama annesi götüremiyordu. Babası hapishanedeydi. Bırakın Ahmet’in motivasyon ve mutluluğunu, üzüntü üzerine üzüntü… Bir kez izinli götürülmüştü babaya, babasını görebilmişti. Bu geç gelen mutluluk ve geç gidilen Almanya, kurtaramadı Ahmet Ataç’ı ve devlet bir düşmanını daha öldürdü.

Biz, devletin düşmanıyız. Egemen olan ayrıcalıklı milleti değiliz. Sözü, şarkısı, türküsü yasaklanan halkız. Devletin savunduğu sınıfın düşmanıyız, zengin değil fakiriz. Evet, biz varoluşsal olarak devlete düşmanız çünkü biz adalet istiyoruz.      

Serkan Bayrak